📝 Editoryal Not:
Kalp ve damar hastalıklarının önlenmesinde fiziksel aktivite, beslenme, kan basıncı ve diğer kardiyovasküler risk faktörlerinin yönetimi önemli bir yere sahiptir. Metin, günlük yaşam alışkanlıkları üzerinden koruyucu kardiyoloji mesajlarını anlaşılır biçimde sunması açısından değerlidir. Ancak bilimsel doğruluk açısından özellikle tuz-sodyum miktarları, kronik stresin kardiyovasküler etkileri, asemptomatik kişilerde rutin kardiyak testler ve sıvı tüketimi konusunda daha temkinli ifadeler kullanılması gerekmektedir. Güncel yaklaşıma göre asemptomatik herkesin efor testi, ekokardiyografi veya koroner BT anjiyografi yaptırması önerilmemekte; bu testler kişinin klinik özellikleri ve kardiyovasküler riskine göre değerlendirilmelidir.

Hareketsizlikten fazla tuz tüketimine, kronik stresten kardiyovasküler risk faktörlerini ihmal etmeye kadar günlük yaşamda yapılan bazı alışkanlıklar kalp ve damar sağlığını olumsuz etkileyebiliyor.

Kalp ve damar hastalıkları, dünya genelinde önemli bir hastalık ve ölüm yüküne neden oluyor. Yaş ve genetik yatkınlık gibi değiştirilemeyen faktörlerin yanı sıra fiziksel hareketsizlik, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, diyabet, sigara kullanımı, sağlıksız beslenme ve obezite gibi değiştirilebilir risk faktörleri de kardiyovasküler hastalık riskinde önemli rol oynuyor.

Günlük yaşamda sürdürülen bazı alışkanlıkların değiştirilmesi, bu risklerin azaltılmasına katkı sağlayabiliyor. Daviva Avcılar Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Umut Karabulut, kalp ve damar sağlığını korumak için günlük yaşamda dikkat edilmesi gereken 5 önemli noktayı anlattı.

1. Hareketsiz bir yaşam sürmek

Fiziksel hareketsizlik, kardiyovasküler hastalıklar açısından önemli ve değiştirilebilir risk faktörlerinden biridir. Dünya Sağlık Örgütü, yetişkinler için haftada 150–300 dakika orta yoğunlukta aerobik fiziksel aktivite veya 75–150 dakika yüksek yoğunlukta fiziksel aktivite öneriyor. Ayrıca büyük kas gruplarını çalıştıran kuvvet egzersizlerinin haftada en az iki gün yapılması öneriliyor.

Doç. Dr. Umut Karabulut, egzersizin mutlaka yoğun antrenmanlar şeklinde yapılması gerekmediğini belirterek, “Tempolu yürüyüş, yüzme, bisiklete binme veya kişinin fiziksel kapasitesine uygun diğer aktiviteler günlük yaşamın bir parçası haline getirilebilir. Önemli olan fiziksel aktivitenin düzenli ve sürdürülebilir olmasıdır” dedi.

Egzersize yeni başlayacak kişilerin ise aktivite düzeyini kademeli olarak artırması önem taşıyor. Özellikle bilinen kalp-damar hastalığı, ciddi kronik hastalığı veya egzersiz sırasında ortaya çıkan yakınmaları bulunan kişilerin egzersiz programını hekim değerlendirmesiyle planlaması gerekiyor.

2. Sofrada ve beslenmede fazla tuz tüketmek

Fazla sodyum tüketimi, özellikle kan basıncının yükselmesi açısından önemli bir risk faktörüdür. Dünya Sağlık Örgütü yetişkinlerde günlük 2 gramdan az sodyum, başka bir ifadeyle yaklaşık 5 gramdan az tuz tüketilmesini öneriyor.

Burada yalnızca sofrada yemeğe eklenen tuz değil, ekmek, peynir, zeytin, işlenmiş et ürünleri, hazır yemekler ve diğer paketli gıdalarla alınan sodyum da dikkate alınmalıdır. Bu nedenle “günlük 5 gram tuzun tamamı yalnızca sofrada kullanılan tuzdan oluşabilir” şeklinde bir yaklaşım doğru değildir.

Özellikle hipertansiyonu bulunan kişilerde sodyum tüketiminin azaltılması, yaşam tarzı düzenlemelerinin önemli bileşenlerinden biridir. Ancak bireysel hedefler kişinin genel sağlık durumu ve tedavi planına göre hekim tarafından belirlenmelidir.

3. Kronik stresi ve uyku düzenini ihmal etmek

Stres sırasında vücutta sempatik sinir sistemi aktive olur; kalp hızı ve kan basıncı geçici olarak artabilir. Kronik stres ise uyku bozukluğu, fiziksel hareketsizlik, sağlıksız beslenme ve tütün kullanımı gibi kardiyovasküler riski artırabilecek davranışlarla ilişkili olabilir.

Bu nedenle stres yönetimi kalp-damar sağlığının bütüncül olarak korunmasının bir parçası olarak ele alınmalıdır. Düzenli fiziksel aktivite, yeterli uyku, sosyal destek, nefes ve gevşeme egzersizleri ile kişinin kendisine ayırdığı zaman, stresin yönetilmesine yardımcı olabilir.

Bununla birlikte kronik stresin tek başına kalp krizi, inme veya ani kardiyovasküler ölümün doğrudan nedeni olduğu şeklinde kesin ifadeler kullanmak doğru değildir. Kardiyovasküler risk, çok sayıda faktörün birlikte değerlendirilmesiyle belirlenir.

4. “Hiçbir şikâyetim yok” diyerek risk faktörlerini kontrol ettirmemek

Kalp ve damar hastalıklarının bazı risk faktörleri uzun süre herhangi bir belirti vermeyebilir. Özellikle yüksek tansiyon, yüksek kolesterol ve kan şekeri yüksekliği kişinin günlük yaşamında belirgin bir yakınmaya neden olmadan ilerleyebilir.

Bu nedenle yaş, aile öyküsü, kan basıncı, kolesterol düzeyleri, kan şekeri, sigara kullanımı, vücut ağırlığı ve diğer risk faktörlerinin kişiye göre değerlendirilmesi önemlidir.

Ancak bu durum, şikâyeti olmayan herkesin rutin olarak efor testi, ekokardiyografi veya koroner BT anjiyografi yaptırması gerektiği anlamına gelmez. Özellikle asemptomatik ve düşük riskli erişkinlerde rutin elektrokardiyografik taramanın kardiyovasküler olayları önlediğine ilişkin yeterli kanıt bulunmamaktadır. Gereksiz testler yanlış pozitif sonuçlara ve bunun sonucunda gereksiz ileri incelemelere yol açabilir.

Koroner BT anjiyografi (CCTA), koroner arterlerin anatomik olarak değerlendirilmesini sağlayan önemli bir görüntüleme yöntemidir. Ancak kullanımı kişinin semptomları, klinik değerlendirmesi ve koroner arter hastalığı olasılığına göre belirlenmelidir. 2024 ESC kronik koroner sendrom kılavuzları, tanısal yaklaşımın kişinin klinik özellikleri ve risk faktörleri dikkate alınarak planlanmasını önermektedir.

Dolayısıyla koruyucu kardiyolojide temel yaklaşım, herkese aynı testleri uygulamak yerine kişinin kardiyovasküler risk profilini belirlemek ve gerekli kontrolleri buna göre planlamaktır.

5. Sıvı tüketimini ve genel yaşam düzenini ihmal etmek

Yeterli sıvı tüketimi genel sağlık açısından önemlidir; ancak herkes için geçerli tek bir günlük su miktarı bulunmamaktadır. Sıvı ihtiyacı yaş, vücut yapısı, fiziksel aktivite, hava sıcaklığı, beslenme ve mevcut hastalıklara göre değişebilir.

Bu nedenle “daha fazla su içmek kalp damar hastalıklarını önler” şeklinde genel bir sonuç çıkarmak doğru değildir. Özellikle kalp yetmezliği veya bazı böbrek hastalıkları nedeniyle sıvı kısıtlaması uygulanan kişilerin sıvı tüketimini kendi hekimlerinin önerileri doğrultusunda düzenlemesi gerekir.

Kalp sağlığının korunmasında sıvı tüketimi, tek başına belirleyici bir faktör olarak değil; dengeli beslenme, düzenli fiziksel aktivite, tuz tüketiminin sınırlandırılması, sigaradan uzak durma, sağlıklı vücut ağırlığının korunması, yeterli uyku ve kan basıncı, kan şekeri ve kolesterol gibi risk faktörlerinin kontrolüyle birlikte değerlendirilmelidir.

Kalp sağlığında önemli olan bütüncül yaklaşım

Kalp ve damar hastalıklarından korunmada tek bir alışkanlığa odaklanmak yerine, kişinin bütün kardiyovasküler risk profilinin değerlendirilmesi önem taşıyor.

Düzenli fiziksel aktivite yapmak, fazla sodyum tüketiminden kaçınmak, sigara kullanmamak, dengeli beslenmek, sağlıklı vücut ağırlığını korumak, yeterli uyumak ve stresle sağlıklı yöntemlerle başa çıkmak kalp-damar sağlığının korunmasına katkı sağlayabilir.

Doç. Dr. Umut Karabulut, “Kalp sağlığını korumada amaç, herkese aynı tetkikleri uygulamak değil; kişinin risklerini doğru belirleyerek gerekli yaşam tarzı değişikliklerini ve tıbbi kontrolleri zamanında planlamaktır” dedi.

Özellikle göğüs ağrısı veya baskı hissi, nefes darlığı, bayılma, yeni başlayan çarpıntı ya da eforla ortaya çıkan alışılmadık yakınmalar varsa değerlendirme geciktirilmemelidir. Kalp ve damar hastalıklarının erken değerlendirilmesi ve risk faktörlerinin zamanında kontrol altına alınması, koruyucu kardiyolojinin temel bileşenleri arasında yer almaktadır.