📝 Editoryal Not:

Tedaviye uyum, bipolar bozukluk ve şizofrenide hastalık seyri, nüks riski ve işlevsellik açısından klinik olarak önemli olmakla birlikte, yalnızca “irade” üzerinden açıklanamayacak çok boyutlu bir süreçtir. Bu bülten; içgörü, ilaçlara yönelik tutumlar, terapötik ittifak, aile desteği ve uzun etkili antipsikotiklerin tedavi sürekliliğindeki rolünü birlikte ele alması bakımından değerlidir. Bilimsel açıdan metindeki nedensellik bildiren ifadeler daha temkinli hâle getirilmeli; gözlemsel çalışmaların ilişki gösterdiği, ancak tek başına nedensellik kanıtlamadığı açıkça belirtilmelidir. Uzun etkili enjekte edilebilir antipsikotiklerin de her hasta için üstün bir seçenek olmadığı, uygun hasta seçimi, ortak karar verme ve düzenli klinik izlemin önem taşıdığı vurgulanmalıdır.

Bipolar bozukluk ve şizofrenide tedavi sürekliliğinde içgörü, terapötik ittifak ve sosyal destek önemli rol oynuyor

Bipolar bozukluk ve şizofrenide tedavinin uzun süre sürdürülebilmesi; hastalık farkındalığı (içgörü), ilaçlara yönelik inanç ve tutumlar, madde kullanımı, sosyal destek ve hasta-hekim ilişkisinin niteliği gibi birden fazla faktörden etkileniyor. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Elvan Çiftçi, tedaviye uyumun yalnızca hastanın “ilaç kullanmak istemesi” ile açıklanamayacağını belirterek, kişiye özgü ve çok bileşenli yaklaşımların önemine dikkat çekti.

Tedaviye uyum çok faktörlü bir klinik süreç

Bipolar bozukluk veya şizofreni tanısı alan kişilerde tedaviyi uzun süre sürdürmenin, klinik bakımın önemli bileşenlerinden biri olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Elvan Çiftçi, tedaviye uyumun karmaşık ve çok boyutlu bir süreç olduğunu ifade etti.

Çiftçi, “Tedaviye uyumu etkileyen başlıca faktörler arasında hastalık içgörüsü, ilaçlara yönelik tutum ve inançlar, madde kullanımı, sosyal destek ve terapötik ilişkinin niteliği yer alıyor. Bu nedenle tedavinin sürdürülmemesini yalnızca isteksizlik veya irade eksikliği olarak değerlendirmek doğru değildir” dedi.

Tedaviye uyumun değerlendirilmesinde hastanın hastalığı ve tedavisi hakkında ne kadar bilgi sahibi olduğunun yanı sıra ilaçların yarar ve risklerine ilişkin algılarının, tedaviyi nasıl deneyimlediğinin ve sağlık ekibiyle kurduğu ilişkinin de dikkate alınması gerektiğini belirten Çiftçi, klinik yaklaşımın bireyselleştirilmesinin önemini vurguladı.

Hastalık hakkında bilgi sahibi olmak tek başına yeterli değil

Hastaya yalnızca hastalık ve ilaçlar hakkında bilgi verilmesinin her zaman yeterli olmadığını ifade eden Çiftçi, tedaviye uyumu destekleyen yaklaşımların hastanın kendi hastalığını anlamasına, tedaviye ilişkin tutumlarını gözden geçirmesine ve öz yönetim becerilerini geliştirmesine yardımcı olması gerektiğini söyledi.

Çiftçi, bazı gözlemsel çalışmalarda hastalık ve tedavi hakkında bilgi düzeyi, ruhsal durum, psikotik yaşantılara ilişkin farkındalık ve tedaviye uyum arasında olumlu ilişkiler bildirildiğini aktardı.

“Burada önemli bir noktayı ayırmak gerekiyor: Gözlemsel çalışmalar değişkenler arasında ilişki olduğunu gösterebilir ancak tek başına nedensellik kanıtlamaz. Bununla birlikte mevcut bulgular, hastanın bilgilendirilmesi, içgörüsünün desteklenmesi ve terapötik ittifakın güçlendirilmesinin tedavi planlamasında dikkate alınması gerektiğine işaret ediyor” dedi.

İçgörü tedaviye uyumla ilişkili

İçgörü, kişinin ruhsal hastalığının varlığını, belirtilerini ve tedavi gereksinimini belirli ölçüde fark edebilmesi olarak tanımlanıyor. Çiftçi, içgörünün özellikle bipolar bozuklukta tedaviye uyumla ilişkili önemli değişkenlerden biri olduğunu, şizofrenide ise ilişkinin daha karmaşık bir yapı gösterdiğini belirtti.

“Şizofrenide klinik içgörünün yanı sıra bilişsel içgörü de önem taşıyor. Bilişsel içgörü, kişinin kendi düşünce ve yorumlarının hataya açık olabileceğini değerlendirebilmesini ifade eder. Araştırmalar, bu farklı içgörü boyutlarının tedaviye uyumla ilişkili olabileceğini gösteriyor” diyen Çiftçi, terapötik ittifakın da bu süreçte önemli bir aracı faktör olabileceğine dikkat çekti.

Hekim ile hasta arasında güvene, karşılıklı iletişime ve ortak tedavi hedeflerine dayanan terapötik ittifakın güçlendirilmesinin, tedavinin sürdürülebilirliği açısından klinik olarak önemli olduğunu vurguladı.

Aile desteği doğru yapılandırıldığında tedaviyi destekleyebilir

Aile ve bakım verenlerin tedavi sürecine uygun şekilde dahil edilmesinin özellikle şizofrenide önemli olabileceğini belirten Çiftçi, aile desteğinin niteliğinin belirleyici olduğunu söyledi.

“Aile desteği; tedavi randevularının takibi, belirtilerdeki değişikliklerin fark edilmesi, günlük yaşamın yapılandırılması ve tedavi planının uygulanmasının desteklenmesi gibi alanlarda yararlı olabilir. Ancak aşırı eleştirel, çatışmacı veya baskıcı tutumlar hastanın tedaviyle ilişkisini olumsuz etkileyebilir” dedi.

Bu nedenle aile psikoeğitimi ve aileyi kapsayan yapılandırılmış müdahalelerin yalnızca hastaya bilgi verilmesinden farklı olarak, hastanın ve ailesinin birlikte desteklenmesini amaçladığını ifade eden Çiftçi, aile müdahalelerinin bireysel gereksinimlere göre planlanması gerektiğini vurguladı.

Şizofrenide tek bir müdahale yerine çok bileşenli yaklaşım

Şizofrenide tedaviye uyumu artırmak için tek bir müdahalenin tüm hastalarda tutarlı ve güçlü sonuç vermesinin beklenmemesi gerektiğini belirten Çiftçi, farmakolojik tedavinin yanı sıra psikososyal müdahalelerin de tedavi planının önemli parçaları olduğunu söyledi.

“Hasta eğitimi, psikososyal müdahaleler, aile desteği ve uygun farmakolojik tedavinin birlikte ele alınması, kişinin bireysel gereksinimlerine göre yapılandırılmış kapsamlı bir yaklaşım sağlayabilir. Tedavi seçimi yapılırken hastanın tercihleri, önceki tedavi deneyimleri, yan etki profili, eşlik eden durumlar ve yaşam koşulları dikkate alınmalıdır” dedi.

Uzun etkili enjekte edilebilir antipsikotikler tedavi sürekliliğine katkı sağlayabilir

Şizofrenide uzun etkili enjekte edilebilir (LAI) antipsikotiklerin, özellikle günlük oral ilaç kullanımında güçlük yaşayan veya tedavi sürekliliğinin yakından izlenmesinin gerekli olduğu bazı hastalarda önemli bir tedavi seçeneği olabileceğini belirten Çiftçi, bu ilaçların avantajlarının doğru çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

“Uzun etkili enjekte edilebilir antipsikotiklerin önemli avantajlarından biri, ilacın uygulanmasının sağlık sistemi tarafından kayıt altına alınabilmesi ve günlük dozların atlanması sorununu azaltabilmesidir. Bu durum bazı hastalarda tedavi sürekliliğini destekleyebilir” dedi.

Bununla birlikte LAI antipsikotiklerin her hasta için otomatik olarak daha iyi bir seçenek olmadığının altını çizen Çiftçi, “Hasta tercihi, tedaviye ilişkin beklentiler, yan etkiler, önceki tedavi yanıtı ve düzenli enjeksiyon randevularına devam edebilme durumu birlikte değerlendirilmelidir. Tedavi kararının ortak karar verme yaklaşımıyla alınması önemlidir” ifadelerini kullandı.

Günlük ilaç kullanımının yerini düzenli takip alıyor

Uzun etkili enjekte edilebilir tedavilerde uyumun tamamen ortadan kalkmadığına dikkat çeken Çiftçi, uyum davranışının biçim değiştirdiğini belirtti.

“Oral tedavide temel sorun günlük dozların unutulması veya atlanması olabilirken, uzun etkili enjekte edilebilir tedavilerde düzenli enjeksiyon ve takip randevularına katılım önem kazanıyor. Dolayısıyla randevu kaçırma da yeni bir risk alanı oluşturabiliyor” dedi.

Çiftçi, bazı araştırmalarda uzun etkili enjekte edilebilir antipsikotiklerle oral antipsikotikler arasında tedavi uyumu veya klinik sonuçlar açısından belirgin farkların gösterilemediğini; sonuçların çalışma tasarımı, hasta grubu ve klinik koşullara göre değişebildiğini belirterek, “Bu nedenle LAI tedavileri ‘sihirli çözüm’ olarak değil, uygun hastalarda tedavi sürekliliğini destekleyebilecek seçeneklerden biri olarak değerlendirmek gerekir” şeklinde konuştu.

Tedavi uyumunda ortak karar verme yaklaşımı öne çıkıyor

Tedaviye uyumun artırılmasında temel hedefin yalnızca ilacın düzenli kullanılmasını sağlamak olmadığını belirten Çiftçi, hastanın tedavi sürecine aktif katılımının önemine dikkat çekti.

“Hasta, hastalığı ve tedavi seçenekleri hakkında anlaşılır biçimde bilgilendirilmeli; tedavinin olası yararları ve riskleri açıkça konuşulmalı; hastanın tercihleri ve tedaviye ilişkin kaygıları dikkate alınmalıdır. İçgörünün desteklenmesi, aile ile uygun iş birliğinin kurulması ve terapötik ittifakın güçlendirilmesi de bu sürecin önemli bileşenleridir” dedi.

Çiftçi, bipolar bozukluk ve şizofrenide tedaviye uyumun tek bir yöntemle çözülebilecek bir sorun olmadığını vurgulayarak sözlerini şöyle tamamladı:

“En etkili yaklaşım, hastanın bireysel gereksinimlerini dikkate alan, farmakolojik ve psikososyal müdahaleleri uygun biçimde bir araya getiren ve hastayı tedavi kararlarının aktif bir parçası hâline getiren yaklaşımdır. Tedaviye uyumu bir ‘irade sorunu’ olarak değil, değerlendirilmesi ve yönetilmesi gereken klinik bir süreç olarak ele almak hasta bakımının niteliğini artırabilir.”