📝 Editoryal Not:
Akut Miyeloid Lösemi (AML), hızlı seyir gösterebilen ve özellikle ileri yaşlarda daha sık görülen ciddi bir hematolojik malignitedir. Günümüzde AML yaklaşımındaki önemli değişimlerden biri, hastalığın yalnızca morfolojik özellikleriyle değil, sitogenetik ve moleküler özellikleriyle de değerlendirilerek risk sınıflandırması ve tedavi seçeneklerinin kişiselleştirilmesidir. FLT3, NPM1 ve IDH1/2 gibi moleküler değişikliklerin belirlenmesi tedavi kararlarına ve hastalığın izlemine katkı sağlayabilir. Güncel yaklaşımlarda ölçülebilir kalıntı hastalık (MRD) değerlendirmesi de tedavi yanıtının ve nüks riskinin izlenmesinde giderek daha önemli bir rol üstlenmektedir.

Dünya Kan Kanserleri Farkındalık Ayı kapsamında Türk Hematoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Özgür Mehtap ve Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi hematoloji profesörü Prof. Dr. Mark J. Levis, Akut Miyeloid Lösemiye (AML) dikkat çekiyor. Uzmanlar, AML’de tanı ve tedavi yaklaşımının hastalığın biyolojik özelliklerinin daha ayrıntılı anlaşılmasıyla giderek kişiselleştiğine dikkat çekiyor.

Akut Miyeloid Lösemi (AML), kemik iliğinde miyeloid hücrelerin anormal ve kontrolsüz çoğalmasıyla ortaya çıkan, hızlı ilerleyebilen bir kan kanseridir. Yetişkinlerde görülen akut lösemilerin önemli bir bölümünü oluşturan AML, özellikle ileri yaşlarda daha sık görülür.

AML tek bir biyolojik hastalık değildir. Sitogenetik ve moleküler özellikleri birbirinden farklı alt gruplardan oluşur. Bu nedenle güncel tanı yaklaşımında morfolojik incelemenin yanı sıra immünfenotipleme, kromozomal incelemeler ve moleküler genetik testler birlikte değerlendirilir.

“AML tek bir hastalık değildir”

Prof. Dr. Mark J. Levis, AML’nin biyolojik çeşitliliğine dikkat çekerek şu değerlendirmede bulundu:

“AML tek bir hastalık değildir; genetik ve moleküler özellikleri farklı çok sayıda alt gruptan oluşur. Bu nedenle hastalığın biyolojisini doğru değerlendirmek, güncel tedavi yaklaşımının temel unsurlarından biridir. Tanı sonrasında sitogenetik ve moleküler özelliklerin belirlenmesi, hastanın riskinin değerlendirilmesine ve uygun tedavi seçeneklerinin ele alınmasına yardımcı olur.”

AML’de FLT3, NPM1, IDH1 ve IDH2 gibi genetik değişikliklerin yanı sıra çok sayıda başka moleküler ve kromozomal değişiklik de hastalığın sınıflandırılmasında ve risk değerlendirmesinde rol oynayabilir. Bu nedenle günümüzde tek bir gen yerine daha kapsamlı moleküler panellerin kullanımı giderek önem kazanmaktadır.

Levis sözlerini şöyle sürdürdü:

“FLT3 mutasyonları AML’de sık karşılaşılan genetik değişiklikler arasındadır ve bazı hastalarda tedavi seçiminde önem taşır. Hastalığın moleküler profili zaman içinde değişebileceğinden, özellikle nüks durumunda yeniden değerlendirme klinik açıdan önem taşıyabilir.”

AML belirtileri hızla ortaya çıkabilir

Türk Hematoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Özgür Mehtap, AML’nin hızlı seyir gösterebilen bir hastalık olduğunu belirterek şu bilgileri verdi:

“AML özellikle ileri yaşlarda daha sık görülmekle birlikte her yaşta ortaya çıkabilir. Kemik iliğinin normal kan hücrelerini üretme kapasitesinin etkilenmesi nedeniyle hastalarda kansızlığa bağlı halsizlik ve nefes darlığı, enfeksiyonlara bağlı ateş ve enfeksiyon eğilimi veya trombosit sayısındaki düşüşe bağlı kolay morarma ve kanama görülebilir.”

AML şüphesinde ilk değerlendirmede tam kan sayımı ve periferik kan yayması önemli bilgiler sağlar. Tanının doğrulanması ve hastalığın özelliklerinin belirlenmesi için kemik iliği aspirasyonu ve/veya biyopsisi, akım sitometrisi, sitogenetik incelemeler ve moleküler testler kullanılabilir.

Hangi faktörler AML riskini artırıyor?

AML’nin çoğu vakasında tek bir neden belirlenemez. Bununla birlikte bazı durumlar hastalık riskinin artmasıyla ilişkilidir.

Önceden miyelodisplastik sendrom (MDS) veya bazı diğer hematolojik hastalıkların bulunması, belirli kemoterapi ilaçlarına veya yüksek doz iyonizan radyasyona maruz kalma ve bazı kalıtsal genetik sendromlar AML gelişimiyle ilişkilendirilen faktörler arasındadır.

Down sendromu ve Fanconi anemisi gibi bazı kalıtsal durumlar da AML riskini artırabilir.

Bu nedenle AML’nin genel nüfusta rutin taranması yerine, klinik bulgular veya risk durumları doğrultusunda uygun tıbbi değerlendirme yapılması önem taşır.

“Moleküler profil tedavi seçeneklerini şekillendirebiliyor”

AML tedavisi; hastanın yaşı, genel sağlık durumu, hastalığın genetik ve sitogenetik özellikleri, risk sınıflaması ve tedavi hedefleri gibi birçok faktöre göre belirlenir.

Prof. Dr. Özgür Mehtap, moleküler tanıdaki gelişmelerin tedavi seçeneklerini genişlettiğini belirterek şöyle konuştu:

“Moleküler tanı yöntemlerindeki gelişmeler AML tedavisinde önemli bir dönüşüm sağladı. FLT3 ve IDH1/2 gibi belirli moleküler değişikliklerin saptanması, uygun hastalarda hedefe yönelik tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesine olanak sağlayabiliyor. Bununla birlikte moleküler test sonuçları tek başına tedavi kararını belirlemiyor; hastanın klinik özellikleri, sitogenetik bulguları, genel sağlık durumu ve diğer risk faktörleriyle birlikte değerlendiriliyor.”

Güncel tedavi seçenekleri arasında yoğun kemoterapi, daha düşük yoğunluklu tedaviler, hedefe yönelik ilaçlar ve uygun hastalarda allojenik hematopoietik kök hücre nakli yer alabilir. Tedavi seçimi hastaya ve AML’nin biyolojik özelliklerine göre bireyselleştirilir.

Nüks riskinde moleküler takip önem kazanıyor

AML tedavisinde yalnızca ilk tedaviye verilen yanıt değil, hastalığın tedavi sonrasında yeniden ortaya çıkma riski de yakından izleniyor.

Güncel yaklaşımda ölçülebilir kalıntı hastalık (MRD) değerlendirmesi, uygun hastalarda tedavi yanıtının ve nüks riskinin değerlendirilmesine yardımcı olan önemli araçlardan biri haline geldi. NPM1 ve FLT3-ITD gibi belirli moleküler belirteçler, uygun yöntem ve klinik bağlamda MRD takibinde kullanılabiliyor. 2025 ELN-DAVID güncellemesi, AML’de moleküler MRD değerlendirmesine ilişkin daha ayrıntılı öneriler sunuyor.

Prof. Dr. Levis, AML’deki değişimi şöyle özetledi:

“AML’de yaklaşım giderek hastalığın genetik ve moleküler özelliklerini daha ayrıntılı okuyarak, elde edilen bilgiyi risk değerlendirmesi, tedavi seçimi ve hastalık takibinde kullanmaya doğru ilerliyor. Amaç, her hastaya aynı yaklaşımı uygulamak yerine, hastanın özelliklerine uygun tedavi stratejisini belirleyebilmek.”

Erken değerlendirme önem taşıyor

Prof. Dr. Özgür Mehtap ise AML belirtilerinin hızlı değerlendirilmesinin önemine dikkat çekerek sözlerini şöyle tamamladı:

“Açıklanamayan ve yeni başlayan halsizlik, ateş, tekrarlayan enfeksiyonlar, kolay morarma veya kanama gibi belirtiler farklı hastalıklarda da görülebilir. Ancak özellikle kan sayımında açıklanamayan bozukluklar saptandığında hematolojik değerlendirme geciktirilmemelidir. AML tanısı konulan hastalarda ise uygun merkezlerde, deneyimli hematoloji ekipleri tarafından kapsamlı genetik ve moleküler değerlendirme yapılması tedavi planlamasının önemli bir parçasıdır.”